Arşiv

sayı 4

BAYKUŞ’TAN…

İçindekiler

Felsefe tarihinde devrim kavramının fahiş oranda kullanımına rastlıyoruz. Hemen her felsefeciye yakıştırılan bir devrimci sıfatı bulunmaktadır. Örneğin, Frege’nin şu devrimi, Foucault’nun bu devrimi gibi… Ne
var ki, gerek felsefe bağlamında gerekse bilim(ler) bağlamında devrimden bahsedildiğinde, akla bugün daha çok Thomas Kuhn ve onun Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eseri gelir. Kuhn’u anlamlı kılan, onun söz konusu eserinde sergilediği içerikten çok, Batı dünyasında soğuk savaş atmosferinde kol gezen pozitivizm ve “bilimsel muhafazakârlık” karşısında bilimsel devrimlerin olduğunu savunmuş ve örneğin Karl Popper karşısında bilimsel devrim kavramını olumlu olarak tanımlamış olmasıdır. Ancak Kuhn’un, “olağanüstü” veya “devrimci” evrelerde anormalliklerin birikimi sonucu gözlendiğini söylediği bilimsel paradigma değişimini, toplumsal ve siyasi koşullardan bağımsız, salt bilimlere içsel olarak kavramış olması, bilimler ve felsefe tarihi açısından bakıldığında pek de kabul edilebilir gibi görünmemektedir. Oysa, doğa bilimleri de dahil olmak üzere toplum bilimleri ve felsefe, Kuhn’un “bilim-dışı faktörler” (extra-scientific factors) olarak tanımladığı, toplumsal, tarihsel ve siyasal anlamda öznel ve nesnel “belirleyenlere tâbi olmuştur. Aslında Kuhn da bunun bilincindedir. Önceleri, bilim-dışı “faktörler”in de bilimsel devrimlerde önemli bir rol oynadığını kabul etmiştir. Daha sonrasında ise o, sosyologların ve bilim tarihçilerinin Kuhn’un bu belirlemesinden hareketle bilimin gelişmesinde atılan her adımın sosyo-ekonomik faktörler tarafından da belirlendiğini ileri sürmesi üzerine, bu belirlemesinden vazgeçmiş ve ilerlemenin özellikle modern bilimlerde karşılıklı tartışma sonucu gerçekleştiğini ileri sürmüştür.

(daha fazla…)

 Devamı    Yorum Yok

sayı 3

BAYKUŞTAN…

İçindekiler

Son yirmi yıldır felsefede ve bilimlerde en çok tartışılan konulardan biri “özne sorunu” olmuştur. Bu, insanlığın içinde bulunduğu duruma bir çözüm arayışının belirtisi ve onun geleceğine dair yeni bir perspektif kazanma çabasının ifadesidir. Yapı sökümü/yıkımı adı altında tartışılanlar, öznenin kuruluş ve kurtuluş sorununun ontolojik olarak iç içe geçtiğini gösteriyor. Ancak bu tartışmalarda, hem bakış hem de etkinlik alanında bir daralma olduğu gözleniyor. Öznenin kuruluşu ve kurtuluşu, metin sökümü/yıkımı ile sınırlı ve de akademik alana sıkıştırılıp bırakılacak bir şey olamaz. Descartes’ın eserlerinin inatla peşimizi bırakmaması bundandır, yoksa sadece tarihsel açıdan önemli olduğu için değil. Descartes, bu sorunu, yeniçağ felsefesi ve modern felsefenin, böylelikle de insanlığın gündemine taşımıştır. Ortaya attığı sorulara ve işaret ettiği sorunlara verdiği yanıtlar bugün bizi artık tatmin etmeyebilir. Ne var ki bunları açıkça belirtmek de, sorunun yarı yarıya çözümü anlamına gelmektedir. Descartes, tüm dualist ve indirgemeci yaklaşımına karşın, sorunu ne iç dünyayla sınırlı tutup mistikleştirmiş ne de metin eleştirisinden ibaret görüp gözünü akademik dünyanın dışına kapamıştır. Sorunu o, bütünlüklü olarak ele almıştır ve bu ele alışta, iç dünyanın kuruluşu ve kurtuluşu doğrudan toplumun ve (özne açısından) doğanın yeniden kuruluşu ve kurtuluşuyla ilişkilidir.

(daha fazla…)

 Devamı    Yorum Yok

sayı 2

BAYKUŞ’TAN…

İçindekiler

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), özel anlamda Alman İdealizminin, genel anlamda ise felsefe tarihinin en önemli ve günümüzdeki etkisi en yoğun olan filozoflarından birisidir. Etkisi sadece felsefe alanıyla sınırlı olmamış, siyasetten tarihe, sanattan dine kadar birçok alanda kuşatıcı ve derin izler bırakabilmiştir. Bu izlerin layıkıyla takip edilip ortaya serilmesi her ne kadar güç bir işi ve fazlasıyla ağır bir yükü beraberinde getirse de, imkânsız olmadığı bir gerçektir. Tıpkı Epikurosçu ve Stoacı felsefelerin çiçek açtığı tarihsel dönemin düşünceyi daha bir içeriden belirleyip bireyselliklere ve öznelliklere daha fazla önem ve anlam vermek suretiyle Platoncu ve Aristotelesçi etkiyi kırmış olması gibi, Hegel sonrası dönem de, kendi
yaşadığı dönemden itibaren sayısız düşünürü kendi merkezine çekmeyi başarmış olan Hegel felsefesine aynı tahribatı yapmıştır. Takipçilerinin çoğunda bu felsefeye has en belirgin düşünce belirlenimini, eş deyişle “bütünlük” isteğini kaybettirmiş, en azından bir sistem düşüncesinin yerini “yamalı bohçalar”a bırakan dünya görüşlerine ve öznel felsefelere olanak tanımıştır.

(daha fazla…)

 Devamı    Yorum Yok

sayı 1

BAYKUŞ’TAN…

İçindekiler

İnsanı çevresinden ayırıp yalnız bırakan, felsefedir; acı çeken bir insan karşısında ona, gizlice “istersen geber; ben güvenlik içindeyim” dedirten, felsefedir. Filozofun sakin uykusunu tedirgin eden, onu yatağından çekip çıkaran, artık toplumun tümünün başındaki tehlikelerden başka bir şey değildir. Filozofun hemcinsini, onun penceresinin hemen altında, ceza da görmeden, boğazlayabilirler; onun yapacağı, kulaklarını elleriyle tıkamaktan, kendi içinde başkaldırıp öldürülen insanla özdeşleşmek isteyen doğanın bu eğilimini önlemek için, kendi kendisiyle biraz tartışmaktan ibarettir.


Jean Jacques Rousseau İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’nda böyle yazıyor. Günümüzde çoğu insanın, Rousseau kadar açık ifade etmese de felsefe hakkında aynı şeyi düşündüğü bilinen bir gerçek. Hiç kuşku yok ki, Türkiye de bundan muaf değil. Felsefeye olan bu yerleşik bakış açısı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’de bir felsefe dergisi çıkarmak olsa olsa kendi halinde bir grup heveslinin boş çabası olarak değerlendirilebilir; ve istisnai sayılabilecek kısa dönemler dışında böyle de değerlendirilmiştir. Ne de olsa bu dergi kimseyi ilgilendirmeyecek, kimsenin günlük sorunlarına bir karşılık ver(e)meyecek, dolayısıyla da kimilerince daha baştan, “gereksiz” bir çabanın zahmetine katlanmaktan başka bir anlam taşımayacaktır. İnsanlar arasında dünya üzerinde bunca sorun yaşanıyorken, onlara yanıt vermekten ya da çözüm üretmekten “kaçınıp”, bir anlamda kuytulara çekilip birtakım kavramlara takılıp kalmak, onlar arasında boğulup gitmek, en hafif deyişle, sırça fanusta/fildişi kulede yaşayan ya da yaşadığını sananların etkinliğinden başka nasıl bir anlam taşıyabilir ki? Felsefenin soru(n)larının, yaşamın ve insanınkilerin yanında esamesi bile okunmaz. Felsefe, bu yaşamın gerçekliğinde bir tür oyalanmadır aslında. Çünkü yaşamla başedebilmek bambaşka bir şeydir.

(daha fazla…)

 Devamı    Yorum Yok